Asya Hun devletinin önemli hükümdarı ve Türk tarihinde önemli komutan ve liderlerin başında gelen Mete Han, Çin’e karşı yaptığı savaşın sonucu başarılı olmuş ve daha sonraki politikası ile bu başarısını taçlandırmıştır. Bu izlediği yol, Çin’e sadece vergi şartı sunmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Türk milletinin bağımsızlığını ve egemenliğini koruma çabalarının önemli bir yansıması haline gelmiştir. Kalabalık Çin nüfusu yanında, henüz yerleşik hayata geçmemiş olan Türk nüfusu asimile olabilir ve benliğinden uzaklaşabilirdi. Ancak Mete Han’ın öngörülü politikaları ve askeri stratejileri sayesinde, Türklerin tarih sahnesine ilk çıktığı andan şu ana kadar hemen hemen bütün Türk devletleri, kendi kültürlerini korumaya çalışmakla beraber, benliklerini ve kimliklerini de muhafaza etme çabasını sürdürmüşlerdir. Başarısız olanlar, maalesef tarih sahnesinden ayrılırken hemen ardından yeni bir Türk devleti kurarak Türklük meşalesini de elinde taşımışlardır. Bunun yanı sıra, birçok Türk devleti kendisinden önce yaşamış olan Türk devletlerini örnek almış ve bu duruma dikkat ederek yaşamayı kendilerine bir vazife bilmişlerdir. Benliğin korunmasında birçok önemli nokta vardır; bu noktaların başında ise şüphesiz dil gelmektedir. Dil, milletler için sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kimliklerinin en temel unsurlarından biridir. Milletler benliklerini korumakla birlikte geçmiş ile gelecek arasında köprü kurmanın en etkili ve kolay yolu olarak dillerini kullanırken, bu dillerin kendi tarihi ve kültürel unsurlarla zenginleştirilmesi de büyük bir önem taşımaktadır. Milletleri bir arada tutan ortak bir çalışma içinde, tarihsel birikimleri her zaman dil aracılığıyla aktarılır; bu yüzden her nesil, dilini ve kültürünü güvenle gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu taşımaktadır.
Tarihimize baktığımızda bu kültürel yapıyı sağlam bir sacayağına oturtup korumak zorunda olduğumuzu görmekteyiz. Nitekim Türkler hakkında ilk dönemlerde çok fazla yazılı eser bulunmaması nedeniyle çevre kültürlerden öğrenmekteyiz geçmişimizi. Bu sorun yerleşik hayata geçmekle azalmış ve bir süre sonra neredeyse hiç kalmamıştır. Ancak bir cihan imparatorluğu kurduğumuz süreçlerde de bu sorun başka bir şekilde kendini göstermiştir. Örneğin; Büyük Selçuklularda Farsça, Osmanlı’da ise Arapça yaygınlaşmış ve halkın arasında bu dillerin etkileri, sadece günlük konuşmalarda değil, aynı zamanda edebi eserlerde de belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabii bu diller yerleştikçe Türkçe kelimeler veya söz öbekleri de kullanılmadığı için raflara kaldırılmıştır. Bu durum, toplumsal dil zenginliğimizi azalttığı gibi, aynı zamanda dilimizi ve halk kültürümüzü yeterince ifade etme yeteneğimizi de zayıflatmıştır. Böylece toplumda bir millet oluşturmayı güçleştirmiş ve dil kargaşasına sebep olmuştur. Bir milletin kimliğini belirleyen dil, kültürel bağları ve gelenekleri sürdürebilmenin en temel aracı olduğuna göre, bu karmaşa ilerleyen dönemlerde Türkiye’nin kültürel yapısını ve toplumsal entegrasyonunu derin bir şekilde etkilemiştir. Bu nedenle, geçmişten gelen bu dilsel alışveriş ve karmaşa, günümüzde de tartışılması gereken önemli bir konudur.
Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal ATATÜRK bu durumun önemini fazlasıyla bildiği için gerekli atılımları yaparak Türk Dil Kurumunu açmıştır (1932). Bu kurum, Türkçeyi yabancı kelimelerden arındırmak ve zenginliğini ortaya çıkarmak amacıyla çalışmalarını sürdürmektedir. Bu şekilde, dilin sadeleşmesi ve kültürel değerlerimizin korunması hedeflenmektedir. Ancak son yıllarda, teknolojinin artık kolay ulaşılabilir hale gelmesiyle birlikte, Türkçe kelimelerin yerini sosyal medyanın büyük etkisiyle yabancılaşan sözcüklere bırakmaktayız. Gençler, her nedense, yabancı kelimeler kullanmayı çok benimsemiş durumda; sanki Türkçe konuştuklarında dertlerini ifade edemeyecekler gibi bir algı oluşmuş durumda. Bu durum, kültürel kimliğimizin korunması açısından ciddi bir tehdit olarak değerlendirilebilir. Bizler gündelik hayatımızda dilimize sahip çıkmalı ve bunun yanı sıra, Türkçe’nin zenginliğini ve estetiğini tanıtmak için çeşitli sosyal projeler geliştirmeliyiz. Unutmayalım ki, dilimizi korumak yalnızca bir sorumluluk değil, aynı zamanda kültürel bir mirası gelecek nesillere aktarmanın da bir yoludur. Bilgiyle kalın, kitapla kalın…
YUNUS EMRE'NİN KALEMİ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
