Harf İnkılabı: Türk Dilinin Dönüşümü

Osmanlı imparatorluğunda konuşma dili olarak Türkçe kullanılıyorken yazı dili olarak Osmanlıca dediğimiz alfabe kullanılıyordu. Önce bunu anlamak ve buna uygun bir şekilde yorumlamak gerekir. Çevremde Osmanlıca bildiğimi söylediğimde biraz konuşmamı istendiğinde önce bunu anlatmaya çalışıyorum. Osmanlıca sadece yazı dili olarak kullanılmış, yine o toplumda yaşayan insanlar Türkçe konuşuyorlardı; ancak bu durum, iki dilin bir arada varlığını sürdürmesi anlamına geliyordu. Yazı dili olan Osmanlıca, Arapça ve Farsça harflerden oluşmaktaydı ve bu alfabeyi kullanırken ister istemez Arap dili kuralları ve tamlamalar ile kelimeler de Türkçemize yerleşmiştir. Bu durum dilimizin homojen yapıya bürünmesine sebep olmuştur. Bunun yanında, Türkçe ve Osmanlıca arasındaki etkileşim, sadece kelime dağarcığımızı genişletmekle kalmamış, aynı zamanda dilin gramer yapısında da önemli değişikliklere neden olmuştur. Bu süreçle birlikte, daha fazla Arapçanın ön plana çıktığı gündelik kelimeler ve özel isimler başta olmak üzere, edebiyat ve hemen hemen her alanda kendilerini göstermeye başlaması da kaçınılmaz olmuştur.

Sosyal alan dışında eğitim, saray ve toplumsal olan her alanda çoğaldığı ve topluma hızlı bir şekilde etki ettiğini de gözlemlemekteyiz. Üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise kullanılan alfabenin Türkçeye uygun olup olmamasıdır.  Osmanlıcada doğrudan sesli harf yoktur. Sesli harfleri ifade eden bazı çizgiler/harekeler de kullanılmaz. Onun yerine bazı kalıplar ve harflerin kullanım yerleriyle sesli harf belirtilmektedir. Dolayısıyla bu durum Türkçe kelimelere ve söylemlere aykırı bir durum teşkil etmektedir. Günümüzde Osmanlı coğrafyasında yaşayan insanların okur-yazar oranı oldukça düşüktür şeklinde tartışmalar yapılmaktadır. Bu kuvvetle muhtemel bir varsayımdır. Çünkü bu oranı ifade eden herhangi resmi bir kayıt ya da evrak yoktur.          

Sultan II. Mahmut, 1820’li yıllarda ilköğretimi zorunlu hale getirmiştir. Bu zorunluluk sadece İstanbul’da sınırlı kalmıştır ve dolayısıyla taşra bölgelerinde bu durum büyük bir sorun teşkil etmiştir. Taşranın nüfusu ve o günkü şartları göze alındığında öğretimin zayıf olacağı ve bunun da Osmanlı’nın büyük çoğunluğunun okur-yazarlıktan geri kalacağını kaçınılmaz hale getirmektedir. Eğitim sisteminin bu şekilde biçimlenmesi, gelecekteki nesillerin bilgiye erişimlerini kısıtlayarak kültürel ve sosyal gelişmelerinin de önüne geçmiştir. Açıkçası Osmanlı sınırlarını genişlettikçe, savaş sanatına yoğunlaşıp eğitim ve sanat alanında o kadar gelişemediğini gözlemlemekteyiz. Bu bağlamda, Anadolu coğrafyasında bunun fazlasıyla görmekteyiz; bölgede var olan okullarda öğretim metotları yeterince gelişmemiş, öğretmenler ise genellikle yetersiz kalmıştır. Bu okur-yazarlık oranının eğitim ve bilime de doğrudan bir orantıyla yansıdığını o dönemin edebi eserlerinde betimlenen Anadolu halkında ve yine dönemin önemli biyografi-otobiyografi kitaplarında görmekteyiz. Eğitimdeki bu eksiklik, sadece bireylerin değil, toplumların da dönüşümünü engellemiş, dolayısıyla Cumhuriyetin ilk on yıllarında bile eğitim standartlarının düşüklüğü, toplumsal gelişimi olumsuz etkilemiştir; bu durum, bilinçli bir toplum oluşturulması açısından ciddi bir engel teşkil etmiştir. Nitekim bu dönemde, okur-yazarlık oranının yükselmesi için pek çok reform yapılmasına rağmen, köylerde eğitim imkânlarının yetersizliği söz konusu olmuştur.

1928 yılında yapılan harf inkılabı ile sanıldığı ya da anlatıldığı üzere ‘’bir gecede cahil bırakıldık’’ lafları üzerine konuşmaya değmeyecek kahvehane lakırdılarıdır. Harf inkılabının yapılmasıyla birlikte Gazi Mustafa Kemal kara tahta başına geçmiş ve yeni harfleri bizzat kendisi göstermiştir. Gazi’nin bu kararlılığı, sadece yeni bir yazı sistemi oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda eğitim seferberliğinin de temel taşını oluşturmuştur. Yine yurdun çeşitli yerlerinde açılan Millet mekteplerinde de halkın zorunlu olarak katılıp yeni harfleri öğrenmesi için yapılan seferberlik bu durumu fazlasıyla çürütmektedir. Öğrenme sürecine duyulan özveri, pek çok insanın okuma ve yazma oranını artırarak toplumsal bilincin yükselmesine zemin hazırlamıştır. Ayrıca bu inkılap hareketi için batı özentiliği gibi konuşulması da son derece yersizdir. Çünkü kullanılan Latin alfabesi olduğu gibi alınmamış, Türkçeye uyarlanmıştır; bu durum, yalnızca dilin yapısal gereksinimlerini karşılamakla kalmamış, aynı zamanda kültürel bağımsızlığın da bir ifadesi olmuştur. Örnek vermek gerekirse, x.w.q gibi harfler alınmamış, olmayan ğ,ç,ş gibi harfler eklenmiştir. Böylece, yazımda ve telaffuzda zorluk yaşamamak adına Türkçenin ihtiyaçlarına yönelik bir sistem geliştirilmiştir. Yani hayranlık değil, ihtiyaca göre örnek alma şeklinde nitelendirebiliriz. Bu dönemde, farklı sosyal kesimlerden gelen bireylerin yeni harfleri öğrenme çabaları, toplumsal dinamikleri değiştirmiş ve modern Türkiye’nin kurulması açısından büyük bir adım olmuştur.

               Sonuç olarak tartışılan bir konu olan harf inkılabını kısaca böyle anlatma ihtiyacını gördüm. Çevremde herhangi bir konuda soru soran insanlara önce şunu sorarak başlıyorum; amacın öğrenmek mi yoksa muhalefet olmak mı? Aldığım cevaba göre hareket ediyorum… Kitapla kalın, bilgiyle kalın


YUNUS EMRE'NİN KALEMİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

yunusemreninkalemi tarafından yayımlandı

Merhaba.Ben Yunus Emre. Burada tarihin çeşitli alan, şahıs ve olaylarından oluşan makalelerimi ve denemelerimi paylaşacağım. Ayrıca YKS düzeyinde tarih ve diğer alanlarda çalışmanın nasıl yapılacağı ile ilgili de bilgiler olacaktır. Sizlerin de görüş ve önerilerine açığım

Yunus Emre'nin Kalemine Hoş Geldiniz.